Knidos-6 İris Love’un Kazı Ekibi, Halil Balıkçı ve “Bu da Kısmet”in Hikâyesi
31 Ağustos 2026, Pazartesi 16:08Çocukluğumun (Knidos)’unda Amerikalı arkeolog İris Love ve kazı ekibi de vardı. Onlar yalnızca antik kentin geçmişini gün ışığına çıkarmak için çalışan insanlar değildi; zamanla (Knidos)’un günlük hayatının ve bizim çocukluk hatıralarımızın ayrılmaz bir parçası oldular.
Kazı ekibinin ihtiyaçlarını karşılamak, köylerle Datça arasındaki ulaşımı sağlamak için kullandıkları bir Land Rover cipleri vardı. Bu aracı çoğunlukla İris Love kullanırdı. O yılların bozuk, taşlı ve tozlu yollarında, arkasında büyük bir toz bulutu bırakarak ilerleyen Land Rover ve direksiyon başındaki İris Love’un görüntüsü hâlâ gözlerimin önündedir.
Bugün geçmişe dönüp baktığımda, o şartlarda (Knidos)’ta arkeolojik kazı yürütmenin ne kadar zor olduğunu çok daha iyi anlayabiliyorum. Elektrik yoktu. Datça’da doğru dürüst bir market bulunmuyordu. Telefon, cep telefonu, internet, WhatsApp gibi bugünün vazgeçilmez iletişim araçlarının hiçbiri hayatımızda yoktu. Olası bir sağlık sorunu, kaza veya acil durumda (Knidos)’ta bulunan jandarmanın telefonundan yararlanılırdı.
Soğutma imkânı bulunmadığı için kazı ekibinin yiyecek ve içecek ihtiyacı çoğunlukla günlük olarak temin edilir, alınan ürünler kısa sürede tüketilirdi.
Kazıda çalışan Yazıköylüler, ailelerinin yetiştirdiği ihtiyaç fazlası patlıcan, biber, domates ve soğanı kazı evine getirirdi. Kazı evi olarak Fenerci Mehmet Amca’nın restoranı kullanılıyordu. Köylüler, getirdikleri ürünlerin parasını kazıdaki yevmiyelerinden ayrı olarak hafta sonunda alırlardı. Ekibin ekmeği ise Yazıköy’deki Topuz Dede’nin fırınından sağlanırdı.
Bu alışveriş yalnızca kazı ekibinin ihtiyacını karşılamıyor, aynı zamanda köylülerin yetiştirdiği ürünleri değerlendirmesine ve aile bütçesine küçük de olsa katkı sağlamasına yardımcı oluyordu.
O yıllarda hayat zordu. İmkânlar sınırlıydı; fakat insanlar birbirlerinin ihtiyacını bilir, ellerindekini paylaşırdı. Bugün her şeye daha kolay ulaşıyoruz ama o günlerdeki yardımlaşmanın, samimiyetin ve insan sıcaklığının giderek azaldığını düşünüyorum. Belki de çocukluğuma duyduğum özlemin içinde en çok bu duyguyu arıyorum.
Kazı ekibinin büyük bölümü Amerikalıydı. Köylüler, ekili arazilerine zarar veren yaban domuzlarını zaman zaman avlardı. Avlanan bu domuzlar İris Love tarafından temizletilir ve (Knidos)’ta kazı ekibinin mutfağında değerlendirilirdi.
Kazı Evinin Aşçısı Halil Balıkçı
O yıllarda biraz İngilizce bilen ve kazı ekibinin aşçılığını yapan kişi; bugün Datçalıların “Yorgo Halil”, “Halil Balıkçı” ya da teknesinin adından dolayı “Bu da Kısmet” diye tanıdığı Halil Abimizdi.
Halil Abi uzun boylu, güçlü, çevik ve sportmen bir insandı. Kazı ekibinin balık ihtiyacı çoğu zaman onun serbest dalışlarına bağlıydı. Denize girdiğinde yalnızca o gün tüketilecek kadar balık avlar, ihtiyacından fazlasını denizden çıkarmazdı.
Onun denize bakışı son derece sade ama bir o kadar da anlamlıydı:
“Balık denizde kaldığı sürece hem canlıdır hem de tazedir. İhtiyaç olduğunda yine avlanabilir.”
Bugün denizlerin, kıyıların ve balıkların nasıl hoyratça tüketildiğini gördükçe Halil Abi’nin bu sözlerini çok daha anlamlı buluyorum. O, “sürdürülebilirlik” sözcüğü hayatımıza girmeden yıllar önce denizden yalnızca ihtiyaç kadar yararlanmak gerektiğini biliyor ve bunu yaşayarak gösteriyordu.
Ben dünyayı dolaşmış bir denizci değilim. Ancak uzun denizcilik hayatım boyunca dünyanın dörtte üçüne yayılan denizlerde yelken açtım, seyir yaptım; farklı ülkeler, limanlar, insanlar ve denizcilik kültürleri tanıdım. Büyük teknelerde çalıştım, uzun rotalarda görev aldım, fırtınalarla ve açık denizlerle mücadele ettim.
Bunca yılın ve bunca deniz milinin ardından şunu daha iyi öğrendim: Gerçek denizcilik yalnızca uzaklara gitmek, büyük tekneler kullanmak veya dünyayı dolaşmak değildir. Gerçek denizcilik, denize saygı duymak, ondan yalnızca ihtiyacın kadarını almak ve arkasında zarar bırakmamaktır.
Halil Abi’nin daha o yıllarda gösterdiği bu davranış, benim gözümde gerçek bir denizcilik terbiyesiydi.
(Knidos)’ta elektrik yoktu. Jeneratör akşam saatlerinde çalıştırılır, gece yarısına varmadan kapatılırdı. Motorun uğultusu kesildiği anda yerini dalgaların, rüzgârın ve gece kuşlarının sesi alırdı. Ardından (Knidos), yıldızların ve karanlığın içinde derin bir sessizliğe bürünürdü.
Şehir ışıklarından uzak gökyüzü öylesine açık ve büyüktü ki insan kendisini sonsuzluğun altında küçücük hissederdi. Daha sonraki yıllarda dünyanın dörtte üçüne yayılan denizlerde seyir yaparken, açık denizde birçok yıldızlı geceye şahit oldum. Fakat çocukluğumun (Knidos)’unda, jeneratör sustuktan sonra gökyüzünde beliren yıldızların güzelliğini hiçbir yerde unutamadım.
Belki de insanın ilk gördüğü deniz, ilk tanıdığı gökyüzü ve ilk duyduğu dalga sesi, hayatı boyunca içinde yaşamaya devam ediyor.
İlk Kez Tattığım Yaban Domuzu Eti
Halil Abi’nin pişirdiği yaban domuzu etinden yemek bana da nasip olmuştu. Hayatımda ilk defa bir kez tattığım bu etin lezzeti, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ damağımdadır.
Çobanlık yapan ailem, bir gün beni Kargıcak’ta bırakıp dağdaki keçileri kontrol etmeye gitmişti. Ben de onları ana yoldan takip ederken yolum yine (Knidos)’a düştü.
Öğle yaklaşmıştı. Güneş tepede yakıyor, taşlı yolun sıcaklığı ayaklarıma vuruyordu. Karnım aç, ayaklarım toz içindeydi. Tam o sırada mangalda pişen etin kokusunu aldım ve kokuyu takip ederek kazı evinin önündeki kumsala yöneldim.
Halil Abi, kızıl korların üzerindeki mangalda et pişiriyordu. Etin yağları ateşin üzerine damladıkça cızırtılar yükseliyor, mangalın dumanı tuzlu deniz havasına karışıyordu.
Beni görünce ete nasıl baktığımı hemen anladı. Fakat bunun yaban domuzu eti olduğunu ve ailemin böyle bir şeyi nasıl karşılayacağını düşünerek bana vermekte tereddüt etti.
Ben de:
“Bunun domuz eti olduğunu biliyorum Halil Abi. Ama yine de yemek istiyorum. Çok acıktım,” dedim.
Halil Abi, mangalda iyice pişmiş, neredeyse yumruğum büyüklüğündeki bir et parçasını şişe geçirerek bana uzattı.
İlk lokmayı aldığımda etin kendine özgü tadı, mangalın is kokusu ve kullanılan baharatlar birbirine karıştı. Çok acıkmıştım. Eti büyük bir iştahla yemeye devam ettim.
Çocuklukta ilk kez tattığımız bazı lezzetler yalnızca damağımıza değil, hafızamıza da yerleşir. O gün yediğim et de benim için öyleydi. Belki Halil Abi çok güzel pişirmişti, belki de açlığım o lezzeti gözümde büyütmüştü. Ama ne olursa olsun o kumsalı, mangalın dumanını ve Halil Abi’nin bana uzattığı eti hiç unutmadım.
Yıllar sonra farklı ülkelerin mutfaklarını tanıdım, dünyanın dörtte üçündeki denizlerde pek çok sofraya oturdum. Ancak insanın çocukluğunda, açlıkla ve merakla tattığı bir lokmanın yerini hiçbir gösterişli sofra tutmuyor.
Sadun Boro’nun Yazdığı İsim: “Bu da Kısmet”
Halil Abi’nin bende bıraktığı bir başka değerli hatıra, büyük denizci Sadun Boro ile (Knidos)’ta yollarının kesişmesidir.
Sadun Boro, dünya seyahatini tamamladıktan sonra Datça’ya ve (Knidos)’a gelmişti. O sırada kıyı boyunca kayığıyla dolaşan köylümüz Dursun Muslu (Knidos)’ta bulunmadığı için Sadun Boro’yu Halil Abi kendi teknesiyle karaya çıkarmıştı.
Halil Abi teknesini yeni denize indirmişti; fakat teknenin üzerinde henüz bir isim yoktu. O yıllarda Datça’da tekneye isim yazacak bir tabela ustası bulmak da kolay değildi.
Teknenin isimsiz olduğunu öğrenen Sadun Boro:
“Böyle güzel bir teknenin mutlaka bir adı olmalı,” dedi.
Ardından kendi teknesini göstererek:
“Benimkinin adı Kısmet. Sen de buna Kısmet de,” diye ekledi.
Halil Abi bu öneriyi memnuniyetle kabul etti.
Sadun Boro, sahilden bulduğu bir odun kömürünü eline aldı ve beyaz boyalı teknenin üzerine büyük harflerle:
KISMET
yazdı.
Böylece teknenin adı bir tabela ustasının fırçasından değil, dünya denizcilik tarihine adını yazdırmış büyük denizci Sadun Boro’nun elinden çıktı.
Ben Sadun Boro gibi dünyanın çevresini dolaşmadım. Fakat meslek hayatım boyunca dünyanın dörtte üçüne yayılan denizlerde yelken açtım, seyir yaptım ve kaptanlık görevinde bulundum. Dünyanın çeşitli kıyılarını, limanlarını ve insanlarını tanıdım. Yine de denizcilik hayatımın temelinde her zaman çocukluğumun (Knidos)’u vardı.
Uzak denizlerde ne zaman beyaz bir yelken görsem, bir teknenin kıçında anlamlı bir isim okusam veya yıldızların altında vardiya tutsam, aklımın bir köşesinde hep (Knidos) bulunurdu.
Çünkü insan ne kadar uzağa giderse gitsin, ilk denizini içinde taşır. Benim ilk denizim, ilk limanım ve denizciliğe açılan ilk pencerem (Knidos)’tu.
Daha sonraki yıllarda Halil Abi bir charter teknesi yaptırdı ve ona “Bu da Kısmet” adını verdi. Bu ismin bir başka anlamı daha vardı: Halil Abi’nin oğlunun adı da Kısmet’ti. Böylece bu isim hem ailesinin hem de denizcilik hayatının ayrılmaz bir parçası oldu.
Halil Abi, geçtiğimiz yıllara kadar “Bu da Kısmet” adlı teknesiyle charter yaptı. Teknesine, mesleğine ve denizciliğine her zaman büyük bir gururla sahip çıktı.
Benim için “Bu da Kısmet” yalnızca bir teknenin adı değildir. O ismin içinde Halil Abi’nin emeği, Sadun Boro’nun denizci ruhu, Dursun Muslu’nun hatırası ve eski Datça’nın samimiyeti vardır.
Ben dünyanın dörtte üçüne yayılan denizlerde seyir yapmış olsam da bazı anıların mesafesi deniz miliyle ölçülmez. İnsan bazen binlerce mil yol alır ama çocukluğunun kıyısından hiçbir zaman tam olarak ayrılamaz.
Bugün o günleri düşündüğümde bazen mangalda pişen etin, bazen denizden yeni çıkmış balığın kokusunu duyar gibi olurum. Jeneratör sustuktan sonra (Knidos)’a çöken o derin sessizlik yeniden kulaklarımda belirir. İris Love’un kullandığı Land Rover’ın tozlu yollardaki görüntüsü, Halil Abi’nin mangal başındaki hâli ve Sadun Boro’nun beyaz teknenin üzerine kömürle yazdığı o kelime yeniden gözlerimin önüne gelir.
Çocukluk hatıraları böyledir. Bazen bir koku, bazen bir ses, bazen bir insan, bazen de beyaz bir teknenin üzerine odun kömürüyle yazılmış tek bir kelime, insanı yıllar öncesine götürmeye yeter:
Kısmet…
26 Ağustos 2026 – Datça
Okunma Sayısı: 252


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.