Knidos (2)
16 Temmuz 2026, Perşembe 15:01Fenerin Işığında Büyüyen Çocukluğumuz**
Knidos’taki çocukluk yıllarımın en silinmez simgelerinden biri hiç kuşkusuz deniz feneriydi. Bugün hâlâ tuz kokulu rüzgârlara göğüs gererek dimdik ayakta duran bu fener, yalnızca karanlık sularda yolunu arayan gemilere ışık tutan bir yapı değildi; aynı zamanda bizim çocukluğumuza yön veren, geceleri içimizi güvenle dolduran sessiz bir bekçiydi.
1931 yılında inşa edilen bu fener, o yıllarda elektrikle değil, keskin kokusunu hâlâ hatırladığım gazyağıyla çalışıyordu. Her akşam güneş kızıl bir çizgi hâlinde ufkun ardına çekilirken yakılan o ışık, gecenin koyu lacivert karanlığını yararak denizcilere umut olurdu. O ışığın hiç sönmemesi ise sabır, emek ve dikkat isteyen bir görevdi. Fenerin içindeki aynalar, küçücük bir alevi çoğaltarak öyle güçlü bir ışığa dönüştürürdü ki, Knidos Feneri’nin çakan ışığı Bodrum’dan—yaklaşık 22 deniz mili öteden—bile fırtınalı gecelerde seçilebilirdi.
Yazın kavurucu günlerinde Knidos çevresinde tahıl ekenler—arpa, buğday, çavdar ve burçak yetiştiren köylüler—hububatı toplamak için gündüzün yakıcı sıcağından kaçınır, gece çalışmayı tercih ederdi. Serin batı rüzgârının teni okşadığı o saatlerde, orakların ritmik sesiyle biçim yaparken fenerin ışığı onların da yolunu aydınlatır, tarlaların üzerine düşen o solgun parıltı geceyi daha yaşanır kılardı.
Fenerde Mehmet Bora Amca, eşi Hayriye Teyze ve çocukları Safinaz, Adnan ile benim yaşıtım olan Altan yaşardı. Fener onların hem yuvası hem de sorumluluğuydu. Denizden gelen tuzlu rüzgârın, martıların keskin çığlıklarının ve yalnızlığın iç içe geçtiği o hayat, bugün düşündüğümde derin bir fedakârlığın ve sessiz bir direncin hikâyesi gibi geliyor bana.
Altan bizim yaşlarımızdaydı. Ancak o, biz çoban çocuklarına göre biraz daha şanslıydı. Babası, fenerin ihtiyaçlarını karşılamak ve gazyağı temin etmek için zaman zaman Bodrum’a giderdi. Her dönüşünde oğluna küçük ama bizim için büyülü hediyeler getirirdi: tenekeden yapılmış kayıklar, makaralı oltalar, ince misinalar, maske, palet ve şnorkeller…
Bizler ise onları hayranlıkla izler, dokunmaya bile çekinirdik.
Çünkü bizim oyuncaklarımız dükkânlardan değil, hayal gücümüzün derinliklerinden doğardı. Telden tekerlekli arabalar yapar, çam kabuklarını ustaca yontarak küçük kayıklara dönüştürürdük. Misinamız olmadığında en ince ve sağlam ipleri bulur, bambu kamışların ucuna bağlayarak balık avlamaya çalışırdık. Denizin tuzlu kokusu eşliğinde yakaladığımız her balık, bize dünyanın en büyük zaferi gibi gelirdi.
Saatlerce antik kentin güneşle ısınmış taşları üzerinde oynardık. Kiremit parçalarıyla yere üçgenler, altıgenler çizer; keçi dışkılarından yaptığımız ve “Çavuşcuk” adını verdiğimiz oyunlarla zamanın nasıl geçtiğini fark etmezdik.
Ama çocukluğumun bir başka yüzü daha vardı; bugün düşündüğümde bana hep “Lost” gibi gelen, gizemli ve keşif dolu anlar…
Antik kentin yıkık duvarları arasında dolaşırken kendimizi sanki başka bir dünyanın içinde hissederdik. Yıkılmış sütunların gölgeleri, yarı toprağa gömülmüş taşlar, kim bilir kaç bin yıl öncesinden kalma izler… Bizim için bunlar sadece taş değildi; saklı hikâyelerin, bilinmeyen insanların ve kaybolmuş zamanların parçalarıydı. Bazen bir mağaranın ağzında durur, içeri bakarken kalbimizin hızlandığını hissederdik. İçeride ne vardı? Kimler yaşamıştı? O karanlık boşluk bize hem korku hem de tarifsiz bir merak verirdi.
Denizin kıyısında, dalgaların aşındırdığı kayaların arasında dolaşırken de aynı duyguyu yaşardım. Sanki her taşın altında başka bir sır, her dalganın içinde başka bir hikâye vardı. Gün batımında gökyüzü kızıl renge büründüğünde, fenerin ışığı henüz yanmamışken, Knidos bana dünyanın en uzak, en yalnız ama en büyülü yeri gibi görünürdü. O anlarda içimde hem bir huzur hem de açıklayamadığım bir hüzün olurdu.
Düşünüyorum da, çocukluğumuzda hiç uçurtma uçurtmamışız.
Bunun nedenini yıllar sonra denizcilik mesleğine başladığımda daha iyi kavradım. Knidos’un hâkim rüzgârları çoğu zaman batı, kuzeybatı ve kuzeyden sert eserdi. Yönünü sık sık değiştiren, gücünü hiç kaybetmeyen bu rüzgârlar uçurtmaya fırsat tanımazdı. Belki de bu yüzden biz gökyüzüne değil, hep ufka uzanan denize bakarak büyüdük.
Fenerci ailesinin de hayvanları vardı. Ancak onların en değerli yardımcısı bir katırdı. Gazyağı tenekeleri aşağıdaki iskeleden fenerin bulunduğu tepeye bu güçlü hayvanın sırtında taşınırdı. Katır; eşekten daha iri ve dayanıklı, attan ise biraz daha küçük ama son derece güçlü bir yük hayvanıydı. Her adımında taşların üzerinde yankılanan nal sesleri, fenerin günlük hayatının ayrılmaz bir parçasıydı.
Ailenin ayrıca Bodrum’a gidip gelebilecek bir kayığı ve o yıllar için büyük bir nimet sayılan üç tekerlekli sepetli motosikleti bulunuyordu. Sağlık sorunlarında, resmi işlerde ve acil durumlarda bu motosiklet, Knidos’un dış dünyayla kurduğu en önemli bağlardan biriydi; motorunun sesi uzaklardan duyulduğunda içimize bir rahatlama yayılırdı.
Mehmet Amca yalnızca bir fener bekçisi değildi.
O aynı zamanda maharetli bir ustaydı.
Fenerin mekanik aksamını kendi elleriyle onarır, motorunun bakımını titizlikle yapar, lehim gerektiren ince işleri sabırla tamamlardı. O yıllarda Knidos’ta bozulan radyoların da adeta doktoruydu. Çoğu evin sessizliğe gömülen sesi, onun ustalığı sayesinde yeniden yankılanırdı.
Knidos’ta yaşayan ailelerin büyük bölümü geçimini keçi yetiştiriciliği ve çobanlıkla sağlardı. Denizi meslek edinenlerin sayısı ise oldukça azdı. Bunlardan biri, “Kavurmacı” lakabıyla tanınan Dursun Muslu idi. Denizi ve akıntılarını avucunun içi gibi bilen bu usta balıkçı, yıllar sonra dünya turunu tamamlayan Sadun Boro’yu Türk karasularında ilk karşılayan ve Knidos’ta karaya çıkaran kişi olarak denizcilik tarihimizde yerini aldı. O an, Sadun Boro’nun Vira Demir kitabındaki unutulmaz fotoğrafla ölümsüzleşti.
Dursun Muslu’nun kayığında hiçbir zaman bir motor makina olmadı. O hep aşırtma yelken ve kürekle bu denizin ve rüzgârın kahrını en çekti.
Fenerci ailesine yardım eden “Gabak Mehmet” lakaplı Mehmet Arkalı ise görünmeyen kahramanlardan biriydi. Gazyağı tenekelerini katır sırtında fenere taşır, boşalanları yeniden doldurulmak üzere hazır hâle getirirdi. Kurak dönemlerde ise katırın iki yanına yerleştirilen ahşap kasalara doldurulan tenekelerle fenere tatlı su taşırdı.
Aslında 1931 yılında fener inşa edilirken büyük bir yağmur suyu sarnıcı da yapılmıştı. Ancak yaz aylarında bu su çoğu zaman yetmezdi. İşte o zaman katırın sırtındaki tenekeler yalnızca su değil, fenerde yaşayan ailenin hayatını da taşırdı. Hayriye Teyze titiz, görgülü bir kadındı. Fenerdekilerin yiyip içeceği her şey onun marifetli ellerinden çıkardı. Temizliğe büyük önem verir, nevresim ve çarşafları her hafta yıkar, kurutmak için çamaşır ipine bile ihtiyaç duymadan maki çalılarının üzerine sererdi. Toplandığında o çarşafların mis gibi kokmasını isterdi.
Zamanla fenerin çalışma sistemi de değişti. Gazyağıyla başlayan bu yolculuk, daha sonra likit gazla (tüp sistemiyle) devam etti. Günümüzde ise güneş enerjisiyle çalışan modern bir düzene kavuştu. Fotosel adı verilen bir sistem sayesinde artık hava karardığında kendiliğinden yanıyor, gün doğduğunda ise sessizce sönüyor. Eskiden gece boyunca başında nöbet tutulan o ışık, bugün fenerci olmadan da görevini sürdürüyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda, çocukluğumuzun en büyük zenginliğinin oyuncaklarımız değil, birlikte yaşadığımız insanlar olduğunu daha iyi anlıyorum.
Fenerin geceleri denize düşen titrek ışığı, Mehmet Amca’nın çalışkanlığı, Hayriye Teyze’nin içten gülümsemesi, Altan’la paylaştığımız o saf ve sınırsız çocukluk günleri…
Ve o “Lost” gibi hissettiren anlar… bilinmeyene duyduğumuz merak, keşfetmenin heyecanı, korkuyla karışık hayranlık…
Hepsi şimdi hafızamın en derin köşesinde, hiç sönmeyen bir fener ışığı gibi yaşamaya devam ediyor.
Knidos’un taşları nasıl binlerce yılın izlerini saklıyorsa, benim yüreğim de o günlerin sesini, kokusunu ve insanlarını aynı canlılıkla taşımayı sürdürüyor. Belki bugün fener farklı bir sistemle çalışıyor, yollar değişti, insanlar değişti; ama çocukluğumun o ışığı hâlâ içimde yanıyor. Ve ne zaman Knidos’a baksam, önce o feneri, sonra da o ışığın etrafında geçen o masum, rüzgâr kokulu ve biraz da gizemli yıllarımı görüyorum.
15/Temmuz /2026
Kaptan; Aslan Atilla Yorulmaz
Okunma Sayısı: 209


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.