04-03-2020 Savaş Ünlü

Kenen Gök­ka­ya, bir ekol, ger­çek bir müzik in­sa­nı, ya­ra­tı­cı, ya­pı­cı, onun da öte­sin­de dost can­lı­sı bi­ri­si­dir. İnsa­nın ya­şa­mın­da iyi ki ta­nı­dım, di­ye­bi­le­ce­ği ki­şi­le­rin ba­şın­da gelir. İzDSO Mü­dür­lü­ğü dö­ne­min­de yap­tık­la­rı unu­tu­la­cak gibi de­ğil­dir. Kent­li­den köy­lü­ye sa­na­tı, mü­zi­ği sev­dir­mek için ça­ba­la­rı­nı bil­me­yen yok­tur. Çar­şam­ba Top­lan­tı­la­rı­na ge­lir­ken elin­de kon­ser bi­let­le­riy­le ge­lir­di. Pa­ra­sıy­la değil mi, is­te­yen alır­dı. Üc­ret­siz­ce kon­ser da­ve­ti­ye­le­ri için so­rar­dı. Gel­mek is­te­yen­le­re, sağ­la­ya­bi­lir­di.
2009 yı­lın­da biz­le­re iki kon­ser­den söz etti. Bel­lek­le­ri­miz­de öyle izler bı­rak­tı ki an­la­ta­ma­yız. Şubat ayı­nın son gü­nüy­dü sa­nı­rım. 27 Şubat 2009 günü Şef An­to­noi Pi­rol­li yö­ne­ti­min­de So­list Andy Miles'in “Kla­ri­net” kon­se­ri vardı. Sev­gi­li Kenan Gök­ka­ya, sen­fo­ni­nin tuba sa­nat­çı­dır. Kon­ser­de Ros­si­ni'nin Wil­helm Tell Ope­ra­sı Üver­tü­rü, Brahms'ın İkinci Sen­fo­ni­si'nden bö­lüm­ler ses­len­dir­di. Ros­si­ni, Wil­helm Tell'den sonra hiç opera bes­te­le­me­di. Brahms'ın İkinci Sen­fo­ni­si'nin Bi­rin­ci­sin­den daha güzel ol­du­ğu da bi­lin­mek­te­dir. Se­çi­len eser­ler, eser­le­ri sunum ola­cak gibi de­ğil­di. Din­le­me­dik ya­şa­dık. Bü­yü­sü­ne ka­pıl­dık ez­gi­le­rin. Kla­ri­ne­tin ko­nuş­tu­rul­du­ğu rüya müzik zi­ya­fet­le­rin­den bi­riy­di…
Ara­dan bir aya yakın süre geç­miş­ti ki Kenan Gök­ka­ya, yine bir kon­ser ha­be­riy­le geldi. Kon­se­rin adı Türk-Ja­pon Dost­luk Kon­se­riy­di. İzmir Flar­mo­ni Der­ne­ği'nin bir kon­se­ri ola­cak­tı. Bi­let­ler gel­miş­ti. Mü­zi­ğe me­rak­lı olan dost­lar hemen al­dı­lar. Kon­ser ge­ce­si Ahmet Adnan Say­gun Sanat Mer­ke­zin­de bu­luş­tuk. Bu sanat mer­ke­zi ger­çek­ten büyük kente ya­kı­şan bir gü­zel­lik­te. Şef Yas­hi­nao Osawa, so­list Ka­zu­mi Sato, baş­ke­man­cı Sema Kor­kut'tu. Oka­ri­na kon­se­riy­di. Kon­ser­de film mü­zik­le­ri, Ta­des­hi Yos­hi­da Tokyo 1. Sen­fo­ni­si ses­len­di­ri­le­cek­ti.
1994 yı­lın­da Oka­ri­na ça­lış­ma­la­rı­na baş­la­yan Sato üç albüm çı­kar­mış, Ja­pon­ya'nın da en ünlü Oka­ri­na so­lis­tiy­di. Müzik zi­ya­fe­ti baş­la­dı. İkinci kez din­li­yor­dum oka­ri­na­yı. Bir ok­ya­nus­ta kulaç atı­yor­duk, sanat ok­ya­nu­suy­du. Çok büyük bir mut­lu­luk duy­muş­tuk. Film mü­zik­le­rin­de film­ler ara­sın­da sah­ne­den sah­ne­ye ge­çi­yor­duk. Sato'nun kon­se­ri öyle be­ğe­ni aldı ki bir­kaç kez sah­ne­ye davet edil­di. O da şa­şır­mış­tı. İlgiye se­vin­miş­ti, Ja­pon­la­ra özgü say­gı­dan ödün ver­me­den kısa par­ça­la­rı se­ve­rek ses­len­dir­di.
Kon­ser so­nun­da salon al­kış­tan çın­lı­yor­du. İki taraf da mut­luy­du, hoş­nut­tu. Mü­zi­ğin si­hir­li dün­ya­sın­dan ay­rı­lıp araba gü­rül­tü­le­ri­nin ege­men ol­du­ğu cad­de­le­re çı­kın­ca mü­zi­ğin nasıl da büyük, et­ki­le­yi­ci ol­du­ğu daha iyi an­la­şı­lı­yor­du. Ku­lak­la­rı­mız­da Oka­ri­na'dan kalan ez­gi­ler­le ken­tin ka­la­ba­lı­ğı­na ka­rış­mış­tık…
Kla­sik müzik de­nin­ce ilk ak­lı­ma gelen müzik öğ­ret­me­nim Selim Önder'dir. Lise yıl­la­rın­da biz­le­ri zor­lar­dı kon­se­re gö­tür­mek için. Biz­ler de gi­der­dik. Ön­ce­le­ri sı­kı­lır­dık. Orada fazla gü­rül­tü çı­kart­ma­dan ço­cuk­ça ya­ra­maz­lık­la­rı­mız eksik ol­maz­dı. Ar­ka­daş­la­rın ayak­ka­bı­la­rı­nın ba­ğı­nı çözüp baş­ka­sı­nın ayak­ka­bı bağ­cı­ğı­na bağ­lar­dık. Din­le­ye­ni dür­tüp önüne dön­me­si­ni is­ter­dik. Buna ben­zer ya­ra­maz­lık­lar der­ken kla­sik mü­zi­ği seven biri olup çık­mış­tık.
Kenan Gök­ka­ya da bu ko­nu­da biz­le­re faz­la­sıy­la yar­dım­cı oldu. Onun sa­ye­sin­de sev­gi­miz per­çin­len­di. Sev­gi­li Kenan'ın ruh­la­rı ok­şa­yan ko­nuş­ma­sıy­la baş­la­yan kon­ser­le­ri nasıl unu­tu­ruz. Köy­ler­de ver­di­ği kon­ser­le­ri nasıl si­le­riz bel­le­ği­miz­den. Oku­lu­mu­zun açı­lı­şın­da ilk dersi ver­di­ği­ni ben nasıl unu­tu­rum. O gü­zel­li­ği kim ya­pa­bi­lir­di. Kon­ser­den sonra öğ­ren­ci­le­ri­mi­ze müzik alet­le­ri­ni sordu. Bazı so­ru­la­ra yanıt ala­ma­yın­ca ço­cuk­la­ra, ve­li­le­re, öğ­ret­men­le­re sitem et­miş­ti. Çok da hak­lıy­dı. Benim çal­dı­ğım ale­tin adı ne so­ru­su­na, zurna de­yin­ce bir öğ­ren­ci­miz hem üzül­müş, hem de epey gül­müş­tüm.
Bu ül­ke­de Kenan Gök­ka­ya gibi des­tan yazan kah­ra­man­lar var. On­la­rın sesi so­lu­ğu çık­maz. Ün, şan, şöh­ret pe­şin­de de­ğil­ler­dir. Gö­rev­le­ri­ni ya­par­lar. Bunun için yanıp tu­tu­şur­lar. Yazar Bor­ges'e so­ru­yor­lar, çok ün­lü­sü­nüz, ne di­ye­cek­si­niz. Ben harf miyim ki ünlü ünsüz ola­yım, ben işimi ya­pı­yo­rum, diyor. Aynı Sev­gi­li Dos­tum Kenan Gök­ka­ya gibi. O da ünlü değil, sa­de­ce ve sa­de­ce işini ya­pı­yor o kadar. Biz­le­re şim­di­ye dek sun­du­ğun kon­ser­ler de ev­ren­sel birer müzik zi­ya­fe­ti çek­miş­tik. Bu yıl söy­le­şi, imza gün­le­rim ne­de­niy­le İzmir dı­şın­da ol­du­ğum­dan kon­ser­le­re gi­de­me­dim. Her kon­ser günü ku­lak­la­rım­da kalan ez­gi­ler­le es­ki­le­ri anım­sa­dım.


Bu yazı 20470 defa okunmuştur.



Savaş Ünlü Diğer Yazıları
Çok Okunan Haberler
Köşe Yazarları
Anketimize Katılın

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer