29-04-2020 RUMUZ - SENSİZ OLMAZ

Klasik bir masal girişi şöyledir, "bir varmış bir yokmuş... evvel zaman içinde kalbur zaman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken" diye başlar ve masalın gerisi gelir.

Ama ben bazen tam tersini de yani "bir yokmuş bir varmış" da diyeceğim, örneğin bir zamanlar benim hayatımda Datça yoktu ama sonra oldu.

7 senedir Mart sonu gibi Datça'ya gelir, Eylül sonunda ya da bazen Ekim ortasında ayrılırız. Güneş, deniz, tabiat, temiz hava, tarihi kültür, candan yerli halk, turist akınına uğramamış huzurlu bir yaşamın sunulduğu Muğla'nın bu güzel kasabasına aşık olanlardanız. Korona olayı ve dikkat edilmesi ve sonuçta hepimizin sağlıklı geleceği için alınmış kararlara uymak için özen gösteriyoruz. Ben kendimi bildim bileli muzurluğu severim. Hafta sonu sokağa çıkma yasağına uyduk, yaşım da daha 65'in altında. Saçlarıma biraz un döküp beyazlaştırdım. Tam saatin 24:00 olmasını bekleyip bizim siteden Datça merkeze giden ana yola çıktım. Yani 20 Nisan Pazartesi, saat 00:01. Yola çıkar çıkmaz yanımda ışıkları yanıp sönen bir polis arabası durmaz mı! İçinden inen polis memuru yanıma gelip kibarca:

* Beyefendi bugün günlerden hangisi ve saat kaç biliyormusunuz?

- Evet memur bey, Pazartesi, saat 00:01.

* Bravo doğru, 1 dakika evvel neredeydiniz?

- Evde ayakkabılarımı bağlayıp dışarı çıkmağa hazırlanıyordum.

* Hafta sonu sokağa çıkma yasağına uymuşsunuz, ama yine de 65 yaşın üzeri hergün sokağa çıkma yasağı var, hüviyetinizi görebilirmiyiz?

- Biliyorum tabii, buyrun hüviyetimi.

* Hımmm, 65'in çok altındaymışsınız gece karanlığında yaşlı görüyorsunuz, özür dileriz.

- Olur böyle şeyler memur bey, hiç sorun yok.

* Peki Cumartesi günü Datça pazarına gittiniz mi?

- Hayır memur bey, Cumartesi ve Pazar günü sokağa çıkma yasağı vardı ve hem bu nedenle hem de sosyal mesafe sağlayabilmek için pazar tezgahları tek ve çift

numaralar olarak Cuma ve Pazartesi'ye bölündü. Yani biz pazara Cuma günü gittik ve pazara girerken aletle ateşimizi bile ölçtüler.

* Peki beyefendi Mimoza çiçekleri Datça 'da ne zaman açar?

- Aaa bu ne sorusu, ama olsun. Mart ayında memur bey, biz buraya geldiğimizde sapsarı açmışlardı. Çok severim mimozayı, özellikle de kadınlar gününün sembolü oldukları ve Datça kadınlarının da kendi ayakları üzerinde duran güçlü ve özgür kişilikleri nedeniyle.

* Beyefendi sizi çok tebrik ederiz, Korona nedeniyle alınan önlemlere hassasiyetiniz ve Datça'ya aşkınıza hayran kaldık. Yanlız Datça’mızda bu güneş, deniz, temiz hava ve huzurlu yaşantıya rağmen saçları fazla ağırtmışsınız.

- Hayır memur bey, benim eşim mantı, erişte, ev yapımı ekmek, börek ve diğer hamur işleri hastasıdır ve bizim evin her tarafında, her köşede, her rafta bir un torbası vardır ki eşim hiç unsuz kalmasın. Tam evden çıkarırken kazara birine çarptım, üzerime başımdan aşağı neredeyse bir kilo un döküldü. Evden çıkınca üstümü çırptım ama saçıma bu kadar çok döküldüğünü fark etmemişim.

Polis memuru, onun yanındaki polis arkadaşı ve ben kahkahalara boğulduk. Ama üçümüzde maske takmış olarak ve sosyal mesafeyi koruyarak. Görevlerini böyle harfi harfine yapan, ama ayrıca çok kibar, insan ilişkileri mükemmel ve gerektiğinde şaka anlayan emniyet teşkilatı elemanlarına Datça'mızın değerine değer katdıkları için çok teşekkür ederim. Yazarken biraz da kendimden fantazi kattım ama geçirdiğimiz ve hala devam eden bu zor günler ve haftalarda olağan üstü bir özveri ile çalışan ve bizlere hizmet ve yardımda inanılmazı başaran Datça emniyet teşkilatına şükranlarımızı vurgulamak istedim, umarım bir yanlış anlamaya, ciddiyetten uzaklaşmışsınız gibi yorumlara neden olmamışımdır, aksi takdirde affınıza sığınıyorum.

„Çatla ve patla“ ey sevgili arkadaşım Sertap, eğer bu yazımı okursan sen ne dediğimi çok iyi anlarsın. Sırf senin mi iyi ilişkilerin var yani Datça emniyet teşkilatımızla?!

Yine başta yazdığımı yazayım, klasik bir masal girişi şöyledir, "bir varmış bir yokmuş... evvel zaman içinde kalbur zaman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken" diye başlar ve masalın gerisi gelir..

Genelde böyle başlanan masallar çocuklar için olan masallar diye düşünülür ama bence sırf öyle değil, aslında başka ve çok derin anlamlar da verebilir. Ben

çocuk masallarından uzaklaşacağım, ama "bir varmış" ' dan gireyim biraz kafama göre .....

Bir zamanlar hiç başka işimiz yokmuş gibi, İstanbul'un bir ucundan gelip üzeri pudra şekerli yoğurdumuzu , o sessiz sedasız ve çalkalanmaktan bıkmayan denize bakarak yer ve geri giderdik. Aynı şekilde hiç üşenmeden Laleli'ye turşu yemeye, Karaköy’e Güllüoğlu‘nda baklava yemeye gittiğimiz gibi. Sandalyesinde kaykılmış ciddi tavırlı, bıyıklı, bazılarının havasından geçilmeyen delikanlılar, beyler; incecik ya da balık etli hoş genç kızlar, hanımlar ve tepsisini elinde havaya kalķmış bir kalkan gibi tutan garson bey dahil o eski güzel anılardaki herkese selamlar olsun. Beyaz çarşafların dört bir yanından tutup dut ağaçlarını büyük keyif, heyecan ve mutlulukla salladığımız, Emirgan'da Çınaraltı‘nın tahta iskemlelerinde oturup şıngır mıngır tavşan kanı çayımızı karıştırıp yaz rüzgarlarının yüzümüze esmesini beklerken ki o rahatlığımız, vurdum duymazlığımız, hey gidi o güzel günler hey. Bunları artık yapamıyorum, yani o zaman "bir varmış bir yokmuş" oldular benim için.

O "bir varmış" konusu eğer güzel bir konu, güzel bir anı, biri ile güzel bir beraberlik, bir zamanlar size verilen değer, söylenen güzel sözler, ..... , yani güzel, iyi, ruhunuzu okşayan bir tad olarak hatırladığınız birşey olup hele ki sonradan bir nedenle artık öyle değilse o zaman tam bir " bir varmış bir yokmuş" deme durumu ortaya çıkar. Ama eğer siz bu "bir yokmuş" daki niye yok olmuşun bir açıklamasını bilmiyor ya da anlayamıyorsanız o zaman " bir varmış, bir yokmuş, ama neden yokmuş" diye bir deyiş ortaya çıkar ki aslında o kişi artık hüzünlüdür, yıkılmıştır, çaresizdir, batmıştır.

Ben güneşin doğuşunda ve batışında hep bir şekilde duygusal olurum. Güneş doğarken sevinçli, batarken hüzünlüyümdür. Güneş batarken ışıkları alçaktan gelip de gölgeler uzar ya, bu bana Konfüçyüs'ün sözü "Bir yerde küçük insanların gölgeleri büyüyorsa orada güneş batıyor demektir" i anımsatır. Aslında onun bu deyişini ben değersiz, bilgisiz, ipe sapa gelmez insanlar söz sahibi olursa orada kaygı, adaletsizlik, çırpınma, dibe batma vardır diye yorumluyorum. Ama bazen çok değerli, çok bilgili, çok özel insanların gözünde de birileri, birşeyler dibe batabiliyor. Yani aynen benim son haftalarda o çok değer verdiğim insanın gözünde bir zamanlar „güzel insan“ iken birden bire kötü insan olup çaresizlik içinde, gelecekten kaygılı, dibe batışım gibi. Ah bir de anlasaydım ne olduğunu, konuşup sorabilseydim o „güzel insan“, yani yine aynı insan niye ve nasıl birdenbire öyle kötü olabilir diye. Kaderin bir oyunu değil bu, bu bir yanlış anlaşılma, ama inan ya da inanma, o insan, o "güzel insan" değil

artık onun gözünde. İnanmazsınız ama bilin ben nasıl kıskanırdım onu o kanka müdürlerinden, nasıl kıskanırdım onu o dağ bayır birlikte gezdiği arkadaşlarından. "Vücudumun yüzde 70'inin su olduğunu kabul etmiyorum, benim vücudumun yüzde 70'i kıskançlık" derdim hep kendi kendime, o bana her seferinde "çatla, patla" diye yazıp benim kıskançlığımı körükledikçe. Arıyorum, çok özlüyorum o günleri, razıyım yine çatlamaya, patlamaya. Ama "bir varmış bir yokmuş" oldu o anılar, o güzel günler.

Merak ediyorum artık niye „güzel insan“ olmadığımı. Nedenini bilmek istiyorum.

“Merak dostlardan uzak”, “Fazla merak adamı mezara sokar”, “Bin merak bir borcu ödemez”, “Öküz altında buzağı arayıp duruyorsun“, … . Örnekleri çoğaltmak mümkün. Türkçede merakla ilgili söylenmiş olumlu atasözü pek yoktur. Dilimizde yoksa hayatımızda da pek fazla yok. Oysa merak öğrenmenin, keşfetmenin anahtarı, sorgulamanın, eleştirel düşünmenin olmazsa olmazıdır.

Bana yardımcı olur belki diye okumaya başladığım Mario Livio'nın NEDEN adlı kitabından ilginç bulduğum birkaç kısa alıntımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

İnsan merak eden tek canlı türü olmasa da neden sorusunu sorabilen tek canlı türüdür. Ancak insanlık tarihi merakı tehlikeli olmakla tanımlayan, gelenek ve kasti dezenformasyon gibi güçlü caydırıcılarla doludur. Baskıcı hükümdarlar, kural ve yasaklar empoze eden dışlayıcı ve zorba din adamları, bilgi denetleme kurumları ve genel olarak statükonun yani kurulu düzenin tüm sadık bekçileri, çoğu zaman tebaalarının kendilerinden daha üstün ve bilgili olmalarını istemedikleri için, merakı bir tür öcü gibi göstermeye gayret etmişlerdir. Nitekim, tarihte bilginin etrafına duvar örmeyen medeniyet neredeyse yok gibidir, özellikle de bazı bilgi türlerinin etrafına!

Bu yönüyle, insanları öğrenmeye teşvik etmek yerine, “Bilmediğin şeyden zarar gelmez”, “Herşey olacağına varır” diyerek kitleleri herşeyin olması gerektiği gibi olduğuna inandırmak, gücü elinde bulunduran bazı despotların her zaman işine gelmiştir. Bu caydırıcı ikazların bir başka versiyonu ise beşinci yüzyılda, "Tanrı cehennemi meraklılar için yarattı!" diye haykıran Aziz Augustinus'a aittir. Ayrıca, Aziz Augustinus merakı “gözlerin şehveti” olarak tanımlamıştır.

Merak sadece kaçınılmaz bir duygu değil, aynı zamanda öğrenme arzusunun altında yatan temel güdü olduğundan, "Merak kediyi öldürür," diyen atasözüyle ilgili tek tesellimiz bir başka versiyonunun şöyle devam etmesidir: "Merak kediyi öldürür ama öğrendikleri onu geri getirir!"

Okuduğum kitabın daha bitmesine epey var. Ben merak içindeyim ama kedi ölsün gibi bir niyetim de hiç yok, hele ki o beni artık „güzel insan“ görmeyen o kişinin kedileri çok sevdiğini bildikten sonra. Ben bu nedenle başka versiyonunu, yani "Merak kediyi öldürür ama öğrendikleri onu geri getirir!" inancını benimseyerek, birgün gelip bu tatsız ama benim hiç istemeden neden olduğum durumun nasıl böyle geliştiğini öğreneceğime ve yine "güzel insan" olacağıma çok eminim. Hazırlan artık sevgili Sertap, bu geçen tatsız günler için "bir varmış bir yokmuş" demeğe ve bana yine "çatla ve patla" mesajları yollamağa.

Yazımın sonunu Nazan Öncel'in iki ayrı şarkısının sözlerinden karışık birkaç satırla kapatayım.

Anlamaya çalış beni Topla kendini Ben çok ağladım Hanidir böyleyim İçime kapandım Kanadı bağlanmış Bir kuş gibiyim Kafam bozulmuş zaten İçim kıyılmış benim Sinirlerim perişan İçim yanıyor zaten Kalbime vurmuş benim Duygularım perişan Kuş uçtu gitti kafesinden Bilsem kapatırdım kapıları geceden Giyindim koştum peşinden Gördümki hersey gitmiş yerinden

(Not: Bu yazımı 21 Nisan'da kaleme aldım ama 23 Nisan'dan sonra yayınlanabildi. Bu nedenle birkaç satır ekleyip ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün tüm çocuklara armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mızın 100'üncü yıldönümü tüm çocuklara ve kalbindeki çocuğu yaşatabilen herkese kutlu olsun demek istiyorum. Atamızın kendi çocuğu olmadı (fakat sekiz çocuğu evlat edinip okutmuş, büyütmüştür), ama dünya

tarihinde çocuklara bayram armağan eden ilk ve tek lider o oldu. Onun armağan ettiği bu bayram öyle çok anlamlar içerir ama sadece bir tanesini yazarsam, o insanların toplum içinde özgür birey olabilmeleri için, öncelikle çocukların aile içinde özgür birey olması gerektiğini anlatıyordu. Ne mutlu Türk'üm diyene.)

Rumuz: Sensiz Olmaz, 21.04.2020


Bu yazı 3370 defa okunmuştur.



RUMUZ - SENSİZ OLMAZ Diğer Yazıları
Çok Okunan Haberler
Köşe Yazarları
Anketimize Katılın

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer