31-01-2020 RUMUZ - SENSİZ OLMAZ
Istanbul'da yeğenime misafir gittim. Telefonlaşıyoruz, whatsapp'la yazışıyoruz ama birkaç yıldır bir araya gelmemiştik. Kadıköy'de oturuyor, eşi ve oğlu ile. Sabah onlar işe gidiyorlar, ben ise biraz daha uzun uyuyup, saat 10 gibi atıyorum kendimi sokaklara. Hava kış mevsimi için çok güzel, serin ama günlük güneşlik ve yağmur falan yok. Bugün Eminönü'ne ve orada da önce Mısır Çarşısına gitmek istiyorum. Kadıköy’den vapura binerek Karaköy'e geçiyorum. Hala o eski, bacalı falan, İstanbul'a ait eski güzel vapurlardan biri. Vapurun sağ kenarında dışarıda oturuyorum. Önce Haydarpaşa garını görüyoruz. Artık kullanılmayan, restore mi olacak, yıkılacak mı belli olmayan, üzeri paket gibi naylonla kaplanıp, bu naylonun üzerine de o tarihi bir sanat eseri Haydarpaşa Garının resminin yapılmış olduğu ve ilerde ne olacağı belirsiz bina. Sonrasında sırayla limandaki vinçleri, güzel bir eser olan Selimiye kışlasını, ilerde yine sağ tarafta ve biraz uzakta Kız Kulesini, 1. Boğaz köprüsünü ve Avrupa yakasının gökdelen siluetlerini görerek Karaköy iskelesine yanaşıyoruz. Bu arada yazmadan geçemiyeceğim, hatta biraz da detaylı yazacağım birşey oldu vapurda. Vapurun yan kenarında ben güzel manzarayı seyrederek kendimden geçmiş gibi otururken, tam yanımda oturan bayan bana „Beyefendi siz galiba İstanbul’da oturmuyorsunuz, kendinizi öyle kaptırmışsınız ki etrafa bakmağa, bunun hergün bu vapurla giden birinden farklı olduğu belli“ dedi. Ben de „Haklısınız, ara sıra, ama hep kısa süreler için misafir olarak geliyorum“ dedim. Laf lafı açtı, ben de ona ne yaptığını, nereli falan olduğunu sordum. „Aslen Uşak'lıyım, ama İstanbul’da yaşıyorum“ deyince, ben de „ Çok ilginç, benim de çok sevdiğim Uşak’lı bir arkadaşım var ama Uşak'ı hiç bilmem dedim. Onun üzerine bu bayan aldı sazı eline ve beni hiç konuşturmadan Uşak'ı bana bir anlattı ki sanki bir ansiklopediden öğrenmiş gibi oldum. İşte bana anlattıkları: Ben aslında Uşak'ta çocukluğumu ve gençliğimi yaşadım, oradan gelince İstanbul sanki ayrı bir dünya. Benim çocukluğumda çok daha az nüfusu olan Uşak nüfusu 2018 yılına göre 367.514'dir. Bu nüfus, 182.931 erkek ve 184.583 kadından oluşmaktadır. Yüzde olarak ise: %49,78 erkek, %50,22 kadındır. Uşak kelimesi; Çağatay Türkçe’sinde “Oğul,Torun” , Arapça’da “Aşıklar” , halk dilinde ise “Esir,Köle” olarak üç anlam ifade etmektedir. Bir yer adı olarak Uşak, ne Anadolu’da Türklerden önce yaşayanların verdiği bir adın uzantısı, ne de Türkçe bir kelimedir.Uşak adının birden çok anlamı olmasına rağmen bir yerleşim bölgesine isim olarak verilmesi arasında bir bağlantı kurmak güçtür.Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bu yer adının veriliş nedenini şöyle açıklamaktadır. Bazen “Uşşak” bazen de “Uşak” şeklinde yazılan şehrin adı hakkında bir takım efsanevi rivayetler bulunmaktadır.Bu rivayetlere göre şehrin güneyindeki Mende Köyü büyük bir kasabadır ve adı Menos’tur. Oğuz Türkmenleri buralara inince Menos’u istila etmişler ve adını “Mende” diye kendi hançerelerine kolay gelecek şekilde değiştirmişlerdir. O zaman Uşak’ın olduğu yer boştur ve Mende beyinin mandırasıdır. Mandıraya oğullarını oturtmuştur. Bey mandıraya her gidişinde oğullarına “Ben Uşak’a gidiyorum” haberini bırakır. Bolca tekrarlanan bu deyim, bir semt ismi olarak buralara alem olur kalır. Başka bir rivayete göre de Mende köyü yine büyük bir şehir ve Uşak’ın olduğu yer Mende beyine ait bir mandıradır. Mende beyi buraya yedi kişilik yönetici, bakıcı bir topluluk oturtmuştur. Zamanla anlar ki ,bu yedi kişinin her biri bir dalda aşık insanlardır. Kimisi işine aşık, kimisi sanatına aşık, kimisi de manevi hasletlerine, ruh yüceliğine malik aşıklar. Ortada bir sekizinci aşık daha vardır. O da bizzat beydir. Bey, mandıradaki bu yedi aşık’ın aşklarına aşıktır. Ve içinden biricik güzel kızını bunların en küçüğüne vermeyi geçirmektedir. Fakat kızının gönlünü bilmeden tereddüt etmektedir. Bir gün içinden geçeni kızına açar ve öğrenir ki kızı da o yedi aşıktan en küçüğüne aşık. Babanın ve kızın katılmaları ile sayıları dokuza çıkan aşıklar mandırada dokuz gün süren düğün yaparlar. Mende’den göç ederek buraya yerleşirler. Dokuz aşıkın yerleştikleri bir yerde, yakışan ismi kendiliğinden alır. Yani Arapça’da ki “Aşıklar” anlamında. Türkiye'nin Ege bölgesinden bulunan ve dünyanın 2 büyük kanyonunun olduğu şehirdir Uşak. Türkiye‘de ilk elektriği kullanan şehir olarak da bilinen Uşak şeker fabrikasında da ilk olma gururunu taşımaktadır. Dokumacılığın meşhur olduğu şehirde organik kök boyalardan yapılan renkli kilimler ve halılar bulabileceğiniz gibi meşhur Uşak battaniyesinden de alabilirsiniz. Kanyonun eşsiz manzarası ve huzurunu yaşamak isteyenlerin Türkiye adresi Uşaktır. Gelişmiş sanayisi de şehrin önemli geçim kaynaklarından bir tanesidir. Eh bir de meşhur yemeklerimizi sayayım. Döndürme, Gül Peksimeti, Ciğer Sarma, Farkalla, Kıymalı Enginar Dolması, Demir Tatlısı, Alacatene, Çömlek Eti, Etli Biber Dolması, , Hoşmerim, Pirinç Köfte, Taş Kapama, Uşak Böreği, Keşkek, Tarhana Çorbası, Yumurta Sızdırması, Cendere Tatlısı, Muska Böreği, Salatalık Yemeği, Kıymalı Puf Böreği, Katmer, Yağlı Gevrek, Ciğerli Bulgur, Ilıbada Dolması. Öff karnım acıktı şimdi diyenler yazımı okurken bir mola verip güzel birşeyler yemeğe gitsinler. Bunları o bayandan dinlerken aklıma o çok sevdiğim Uşak’lı arkadaşım, o dünyalar güzeli bayan geldi. Aslında o benim için birkaç aylık ve hiç unutamadığım platonik bir aşk, hayatıma anlatamayacağım bir heyecan, bir kıvılcım getirdi, birgün gelip de sona erebileceğini düşünmek bile istemiyorum. İstanbul’la başladım, Uşak'a atladım birdenbire ama ben nerede gezsem, nerede yaşasam artık aklı ve gönlü Datça'da kalmış biriyim. İstanbul’da gördüğüm deniz beni Datça hayallerine, Uşak'lı arkadaşım yine orada kurduğum hayallere götürüyor. Yazları bir süre kaldığım cennet Datça benim için tatil bitip oradan nereye dönersem döneyim, artık asıl yaşadığım kürkçü dükkanına dönemeyen biri yaptı beni. Dedim ya, aklımı ve gönlümü Datça'da bırakıyorum hep. Karaköy’de vapurdan indim, Galata köprüsünü yürüyerek geçip Eminönü’ne doğru gidiyorum. Köprünün üzerinde oltalarını denize atmış balık tutmağa çalışan genç, yaşlı bir sürü insan. Canım birdenbire köprünün altında olan restoranlar bölgesine bir kahve içmek istiyor. Medivenlerden köprünün alt katına inip oturuyorum boğaza doğru manzaralı bir kenar masasına, ısmarlıyorum orta şekerli kahvemi. Ara sıra da yanımda getirdiğim gazeteye kısaca göz atıyorum ama karşımdaki deniz, boğaz, 1.boğaz köprüsü ve Istanbul’un Avrupa ve Anadolu yakası manzarası büyüleyici. Bu manzara karşısında bir ara dalmışım ve gözlerim kapalı kısa bir rüyadayım. Ne rüyası biliyormusunuz? Datça’da kumlukta bir Kafede kahvemi içerken önümde de birkaç teknenin demirlediği uçsuz bucaksız deniz manzarası. Taa uzaklarda bir tarafta Perili diğer tarafta Simi. Ara sıra da elimdeki Datça Haber gazetesine bir göz atıyorum. Yani tilkinin aklı takılmış kalmış Datça’ya, dönemiyor kürkçü dükkanına. Birden ayılıyorum, gözlerimin önünde yine o muhteşem İstanbul manzarası. Kalkıyorum ve yine Galata köprüsünün üstüne çıkıyorum. Galata Köprüsü, İstanbul yarım ada girintisinde Haliç üzerine yapılmış Eminönü ile Karaköy semtlerini birbirine bağlayan köprüdür. Galata köprüsü istanbul‘un inci tanelerinden biri bence. İstanbul‘a her gelen mutlaka gitmeli. Buram buram tarihin tam ortasında. Bir tarafı Eminönü ve tarihi Mısır Çarşısı diğer tarafı Karaköy ve tepede görünen Galata Kulesi. Bir yanından İstanbul Boğazına, diğer yanından Haliç'e bakmak inanılmaz bir güzellik. Köprünün Eminönü ucu orada deniz üzerinde sallanan teknelerden alınan balık ekmek denince ilk akla gelen yer. Tarihçesi: 16 yy.da Sultan Beyazıt Dönemi’nde Floransa’ya bağlı Vinci kasabasında doğan Leonardo da Vinci; Eminönü-Karaköy bağlantısını sağlayacak bir köprü inşası için İstanbul’a davet edilir. Köprüyü yapmak için İstanbul’a gelmeye karar veren Leonardo, Venedik Limanı’nda dönemin yönetimi tarafından vazgeçirtilir. Leonardo’nun bu konuda çalışmaları olduğu, bugün Topkapı Müzesi’nde bulunan yazışmalardan belli olmaktadır. Leonardo’nun Haliç’e yapılacak köprü projesi, iki binli yıllarda Norveç’te hayata geçirilmiştir. Eski adıyla Cisr-i Cedit (Yeni Köprü) köprüsü, 1845 yılında I. Abdülmecit’in annesi Valide Sultan tarafından ahşap olarak inşa ettirildi. Kısa sürede eskiyen köprüyü, Kaptan-ı Derya Hasan Ahmet Paşa 1863 yılında yenileyerek, tekrardan hizmete sundu. 37 yıl bu şekilde hizmet verdikten sonra, yerine suyun hareketiyle sallanan ağır bir köprü inşa ettirildi ve 1912 senesinde Sultan 5. Mehmet Reşat’ın tahta çıkışının üçüncü yıldönümünde açıldı. Ocak 1914 senesine gelindiğinde ise; Elektrikli tramvayların bu köprü üzerinden Eminönü-Karaköy bağlantısı sağlandı. 1987 senesinde Köprü’nün Haliç’e bakan tarafında yeni bir köprünün yapımına başlandı. Ve bu köprünün yapımı tamamlanmadan önce, 1992 yılı mayıs ayında Tarihi Galata Köprüsü nedeni bilinmeyen bir yangın sonucu yanarak büyük hasar gördü. Yangından sonra diğer köprünün yapımı hızlandırılarak, 1992 Haziranında Tarihi Köprü’nün yerinde hizmete açıldı. On bir parçadan meydana gelen Tarihi Köprü’nün Karaköy tarafındaki parçaları yerinde bırakıldı ve yanmayan kısımları da taşınarak Atatürk Köprüsü’nün Unkapanı ayağında karaya bağlandı. Galata Köprüsü eski zamanlarda yangınlardan sıkı bir şekilde korunuyordu. Bu sebeple ahşap döşemelerin yanmaması için, gündüzleri köprüden geçenlerin tütün içmeleri yasaklanmıştı. Ayrıca; Köprü geceleri de kapatılırdı. Köprü ücretli tarifeyle yayalara hizmet ettiği bilindiği gibi, alınan ücrete de müruriye denirdi. Galata köprüsünden yürüyerek Eminönü’ne, orada da Mısır Çarşısına gidiyorum. İstanbul’un en hareketli yerlerinden biri olan Mısır Çarşısı, 1660’lı yıllarda Yeni Cami kompleksinin bir parçası olarak inşa edilmiştir. İstanbul’un en eski kapalı çarşılarından biridir. Çarşı, Mısır’dan gelen baharat, şifalı bitki ve benzeri ürünleri sattığı için Mısır Çarşısı adını almıştır. L şeklinde tasarlanan Mısır Çarşısı, 88 kemerli odadan oluşur. Altı kapısı bulunan çarşının Haseki Kapısı’ndaki kısım iki katlıdır. Döneminde üst katlar mahkeme olarak kullanılmış; esnafın müşterilerle ve kendi arasındaki sorunları burada giderilmiştir. Osmanlı döneminde eski reçetelere uygun bitkisel ilaçların da hazırlanıp satıldığı Mısır Çarşısı’nda bugün baharat, bitki çayları, kuru yemiş, kurutulmuş meyve, pestil ve lokum gibi geleneksel lezzetlerin yanı sıra mücevherat, kumaş, sepet ve çeşitli hediyelik eşyalar bulunmaktadır. İstanbul bu kadar değil tabii ve anlatılmakla da bitmez o güzellikleri ve tarihi. Bir dahaki sefere başka bir şekilde devam etmek umuduyla şimdilik hoşçakalın, sağlıcakla kalın. Rumuz: Sensiz Olmaz, 30. 01. 2020
Bu yazı 1595 defa okunmuştur.



RUMUZ - SENSİZ OLMAZ Diğer Yazıları
Çok Okunan Haberler
Köşe Yazarları
Anketimize Katılın

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer